reklam

SON DAKİKA

Soma Olay Gazetesi
reklam
Sercan Okur

HAK ARAYAN KENT

HAK ARAYAN KENT
Bu haber 21 Haziran 2017 - 12:13 'de eklendi ve 475 kez görüntülendi.

HAK ARAYAN KENT
Her sabah olduğu gibi yine erkenciydi Ayşe. Önce aynı odayı paylaştığı ve şimdi mışıl mışıl uyuyan kız kardeşini yanağından öptü. Rutini haline gelen bu öpücük, Ayşe’nin güne mutlu başlamasını sağlayan enerji kaynağıydı. Okul kıyafetlerini giyerken, annesinin mutfaktan gelen sesini işitti, kahvaltı hazırdı. Ayaküstü atıştırdığı üç beş lokmadan sonra, annesinin de yanağına kocaman bir öpücük kondurarak kendini dışarıya attı, önünde yürümesi gereken uzunca bir okul yolu vardı. Mevsim bahar, aylardan Nisan’dı. Kulağına taktığı kulaklıkları, kumruların sesini duyulmaz hale getirmişti. Ayaklarını, kulaklığından çalan müziğin ritmine uydurarak, pembe hayaller arasında hızlı hızlı yürümeye başladı. Okulunun hiçbir mimari özelliği olmayan binasını uzaktan görmeye başlamıştı ki bir anda büyük bir gürültüyle gözleri karardı. Kendisine çarpan kamyon, Ayşe’yi altına almış, tekerlekleri arasında sürükleyerek, bacaklarının üzerinden geçtikten sonra durabilmişti. Kamyon şoförü karakolda ifade verirken, Ayşe’yi ameliyat eden doktor ailesine acı gerçeği söyledi, iki bacağını da kaybeden Ayşe, artık yürüyemeyecekti…
Ahmet, üzüntü belirten bir yüz ifadesi ile elinde tuttuğu yerel gazetenin ilk sayfasındaki kamyon kazası haberini okuyordu. Habere göre; lise öğrencisi Ayşe, okula giderken, hızını alamayan bir kamyonun altında kalmış, bacaklarını kaybetmişti. Saatine bakan Ahmet çay molasının bittiğini fark etti. Vakit kaybetmeden mola kulübesinin önüne park ettiği pikabına bindi. Büyük bir devlet kurumunun taşeron olarak tabir edilen şirketinde şoför olarak çalışıyordu. Maaşı sözde iki bin liraydı ancak şirket baskısı gereği maaşını aldığı gün üç yüz lirasını şefine vermek zorunda olduğundan, eline bin yedi yüz lira geçiyordu. Kazandığı para azdı, yetmiyordu ama bu işe girebilmek için de çok çaba sarf etmiş hatta hiç oy vermediği halde iktidar partisinin ilçe teşkilatına üye olmak zorunda kalmıştı. Cefasını çekmişti şimdi artık sefasını sürmeliydi. Bu düşüncelere dalmış şekilde açık ocağın toprak yollarında hızla ilerlerken acı acı bağıran bir siren sesi işitti. Dalgınlığından sıyrıldığında dev gibi bir komatsu, üzerine geliyordu. Refleks olarak çığlık atsa da, aracını kurtarmayı başaramadı, dev komatsu pikabın üzerinden gelip geçtiğinde, Ahmet çoktan hayatını kaybetmişti…
Mehmet, gözünün önünde gerçekleşen komatsu kazasından sonra hemen durdu. Kamyonunda atlayarak önce acili sonrasında da jandarmayı aradı. Kısa süre içerisinde, hurdaya dönen pikabın başına onlarca insan toplanmıştı. Mehmet, daha fazla yapabileceği bir şey olmadığından tekrar kömür yüklü kamyonuna bindi. İstikameti termik santralin kömür stok alanı olan ve kardeşi Ramazan’ın da çalıştığı park sahasıydı.
Ramazan, termik santrale ait kömür stok sahasında iş makinesi operatörüydü. İçin için yanan ve zehir saçan kömürlerin arasında çalışıyordu. Her gün biraz daha kanser olurken bunun bilincinde bile değildi. Bugün, için için yanan kömür her zamankinden daha fazla zehir püskürtüyordu. Ramazan, boğazının yandığını hissetti, istem dışı derin bir nefes aldığında başı döndü, gözleri karardı, eli ayağı tutmadı ve iş makinesinden aşağıya yuvarlandı. Ramazan’ı taşıyan ambulans park sahasından aceleyle çıkmaya çalışırken, abisi Mehmet’in kamyonunun yanından hızlıca geçmişti. Mehmet, kardeşinin karbon monoksitten zehirlendiğinden habersiz, park sahasına yeni zehirler getirmişti…
Termik santralde yanan kömürün atıkları, santralin az ilerisinde bulunan Yırca Köyü yakınlarında bir alana boşaltılıyordu. Bu alan, atık kömür toplayarak geçimini sağlayan pek çok kişi için ekmek sahasıydı. Ağzına kadar atık kömür yüklü kamyonlar, sırayla döküm sahasına giriyor, geri geri yanaşıyor, damperlerini kaldırarak yükünü boşaltıyordu. Kamyonlar yükünü boşaltırken kömür toplamaya gelenler tetikte bekliyor, kamyon kasasını boşaltır boşaltmaz rekabet halinde dökülen kömüre üşüşüyordu. Bu döngü böyle devam edip giderken, kamyonların gürültüsünü, henüz askerden yeni gelmiş Metin’in feryadı bastırdı. Kocaman bir kömür kütlesi bacağını ezen Metin, çevresindekilerden çaresizce yardım istiyordu…
Metin’in kömür kütlesi altında kırılan ayağının alçıya alındığı saatlerde, Salih davasını takip eden avukatının ofisinde, avukatından yüzüncü kez dinlediği bilgileri yüz birinci kez dinliyordu. Darkale’de çalıştığı maden ocağının patronu ocağı kapatmış, işçilerinin alacaklarını ödemeden ortalardan kaybolmuştu. Salih’in on beş yıllık alın teri şimdi yargıda can çekişiyordu…
Avukatının ofisinden çıkan Salih, belediye otobüsüne binerek mezarlığın yolunu tuttu. Dünya üstüne üstüne gelip bunaldığını hissettiğinde hep bunu yapardı, ilçe mezarlığı içerisinde bulunan maden şehitliğine gider, üç yıl önce yaşanan büyük maden faciasında şehit olan ağabeyinin mezarı başında Yasin okur, okudukça ferahlar, gözyaşlarını ağabeyinin toprağına akıtarak evine dönerdi.
Salih o gün yine aynısını yaptı. Şehitliğe adımını attığında yalnız değildi. Annesi, babası, yengesi ve yeğenleri de ağabeyinin mezarı başındaydı. Salih, yeğenlerine bakınca gözyaşlarını tutamadı. Koca çınar babası da ağladığını gizlemeye çalışıyordu. Salih, Akhisar’dan, duruşmadan gelen ailesine, sonuç ne oldu der gibi baktı. Yengesi bu bakışı cevapladı; “Olmadı be Salih, bu sefer de olmadı, duruşma üç ay sonraya kaldı…”
Acı bir roman gibi anlatılan bu hikâyelerin hepsi gerçek, anılan isimler ise kurgudan ibarettir. Anlatılan olayların yaşandığı yer, hak arayışının hiç bitmediği, acının kömür ile harman olduğu, işçi kenti Soma’nın ta kendisidir.

Etiketler :
reklam
SON DAKİKA HABERLERİ
reklam
İLGİLİ HABERLER