Soma Olay Gazetesi

ankara escortankara escortankara escortankara escortankara escortankara escortankara escortantalya escortporno

Kaldırım Mühendisi’nin Kitabını Yazdı!

Kaldırım Mühendisi’nin Kitabını Yazdı!
Bu haber 30 Haziran 2013 - 14:31 'de eklendi ve 13 kez görüntülendi.

Gazeteci-Yazar İbrahim Ethem Gören Kaldırım Mühendisi kitabının yazarı, Boğaziçi Üniversitesi öğretim Üyesi Mehmet Nafi Artemel’le romanın mekânı Rumelihisarı Şehitlik Dergâhı’nda sohbet etti. İşte Dünya Bülteni’nde yayınlanan o röportaj: 

Tevfik Fikret’in Rubab-ı Şikeste başlıklı şiir kitabında yer alan "Şehidlikte" başlıklı şiirinde yazdığı "Şu sade makbere beş asrın aşiyanesidir" sözleri, aslında bugün Nafi Baba tepesi ya da Şehitlik diye anılan mekânı tarif ediyor.

Kaldırım Mühendisi çiçeği burnunda bir roman. Timaş tarafından okuyucunun irfanına arz edilen kitap Rumelihisarı özelinde İstanbul’daki çarpık kentleşmeyi, imar ve inşa problemlerini ve ülkemize özgü müteahhitlik kavramını naif bir dille eleştiriyor. Kitabın müellifi, Boğaziçi Üniversitesi öğretim Üyesi Mehmet Nafi Artemel’le romanın mekânı Rumelihisarı Şehitlik Dergâhı’nda sohbet ettik…

Bir yazar ve akademisyen olarak edebiyat ve sanatla ne kadar ilgilisiniz?

Bir amatör ve sanatsever olarak diyelim isterseniz. Esas işim hukuk alanında öğretim üyeliği. Ama uzmanlaşmayı tercih ettiğim saha fikri mülkiyet hukuku oldu zira böylelikle yaratıcılığın söz konusu olduğu edebiyat ve sanat eserlerinden doğan hukuki hakları inceleyebilme fırsatı buluyorum. İlgi duymamın bir başka nedeni de sanırım hep annemle babamın ve dostlarının kitap ve fikirleriyle dolup taşan bir ortamda büyümüş olmam. Her yer defter, evrak ve notlarla doluydu, hala da öyle. Annemin anlattığına göre, onların önemli olduğunu, dokunmamam gerektiğini öyle iyi anlamışım ki emeklerken bile içinde evrak olan bir kutuya yaklaşırsam insiyaki olarak hızla geri çekilirmişim.

KALDIRIM MÜHENDİSİ İNGİLİZ VELİ’NİN İSTANBUL HATIRALARI

Roman yazma fikri ne zaman ve nasıl ortaya çıktı?

Zannediyorum, hem merhum pederimin küçük yaşlarda beni teşvik etmesi, hem de daha henüz İngiltere’deyken, Londra’ya yerleşmiş ve kendisine Kraliyet unvanı bahşedilmiş Polonya asıllı ünlü bir ressam olan rahmetli aile dostumuz, Josef Herman’ın "Sen kitap, roman yazmalısın!" şeklindeki arada sırada yapmış olduğu telkinler etkili olmuş olabilir. Bu romandan önce, "Portobello Türkleri" adında bir roman üzerinde bir hayli yol almıştım. Türkiye’ye döndüğümde bunun yanı sıra, "Futpolitika" romanı üzerinde çalışmaya başladım. Ancak, zannediyorum 2003-2004 yıllarında "Kaldırım Mühendisi" romanımla ile ilgili notlar toplamaya başladım ve bu romanın kaba halini, diğer akademik yükümlülüklerimin izin verdiği nispette 2008 yılında bitirdim. Bu tarihten sonra Üniversite’deki akademik çalışma ve makalelerime öncelik vermem gerekti.

Romanı tekrar ele alıp son rötuşları yapmaya karar vermem, evimize bir TIR’ın girmesi ve ardından sizinle gerçekleştirdiğimiz bir röportaj sonrasında oldu. Bu röportajda o zamanki başlığıyla "Kaldırım Mühendisi: İngiliz Veli’nin İstanbul Hatıratı"ndan bahsetmiştim. Siz bunu röportajda aynen zikrettikten sonra, dostum Nejat Sanbay, kitabın başlığından çok etkilendiğini ve basılmamış haliyle de okumak istediğini belirtmişti. Bundan sonra eski öğrencim Umut Kuruüzüm, arkadaşı İrem Hanım, ben ve validem farklı zamanlarda romanının üzerinden geçerek rötuşlarda bulunduk ve basılacak hale geldi.

İstanbul’daki çarpık kentleşmeyi horon ve apartkondu stili üzerinden eleştiriyorsunuz. Sizce bu durumun başlıca sebebi nedir? Nüfus artışı mı yoksa Beton Basri gibileri mi?

Her ikisi diye de düşünüyorum. Nüfus artışı Beton Basri’lerin işine yarıyor. Beton Basri’ler binalar yaptıkça, nüfus artışının teşvik edilmesi ve konutların satılması gerekiyor veya diğer şehirlerden insanların İstanbul’a gelmelerini imkân verecek yatırımların, iş merkezlerinin yine İstanbul’a yapılmasına öncelik verilerek şehir nüfusunun gittikçe çoğaltılması hedefleniyor sanki. Birbirini tetikleyen bir kısır döngü gibi. Tabii daha geriye gidersek, neredeyse İstanbul dışında tüm ülkenin bir anlamda göz ardı edilmesi, ihmal edilmesi de şehre insanların iş bulabilmeleri, çocuklarını okutabilmeleri için göç etmelerine neden olmuş.

KALDIRIM MÜHENDİSİ’NİN İRONİK ÇAĞRIŞIMLARI VAR!

Bizim literatürde Kaldırım mühendisi denildiğinde akla gelen işsiz güçsüz insanlardır. Kitabınıza isim verirken bunu mu göz önünde bulundurdunuz ya da bir Kaldırımzede olarak mı bu konuya eğilmek istediniz?

İngilizcede "Pavement engineering" ibaresi teknik olarak inşaat mühendisliğin özel bir dalı. Yol ve Kaldırımların tasarımı, inşaatı ve bakımını kapsayan uzmanlık alanını ifade eder. Bu alanda uzmanlaşmış kişilere verilen unvan da "pavement engineer" yani Türkçe karşılığıyla "Kaldırım mühendisi" dir. Bizdeki mecazi anlamdaki kullanımının farkındaydım. Belki de ironik çağrışımları yüzünden bu ibare hep hoşuma giderdi. Böylece sözün her iki anlamına da gönderme yapmış olabildim.

Kitabı yazarken gerçek olaylardan oldukça faydalandığınız görülüyor. Kaldırım Mühendisi’nin hayatınızla, gazete haberleriyle ne ölçüde bağlantısı var?

Gerçek olaylardan faydalandım, dediğiniz gibi. Hepsi tabii ki benim başımdan geçmiş değil ama birçoğu tanıdığım insanların başından geçmiş ya da gazetelere yansımış gerçek hadiselerden oluşuyor.

İtiraf etmeliyim ki Kaldırımlar dolaştığım her yerde, gittiğim her ülkede dikkatimi çekmiştir. Bir keresinde Londra’da bir cadde kenarında Kaldırım üzerine eğilmiş inanılmaz bir özen ve itina ile çalışan üç işçinin başında dikilip seyretmeye daldım. Başlarını kaldırıp bana hayretle baktıklarında, ince işçiliklerine ve tek bir Kaldırım plaka taşını tekrar yerine yerleştirmek için, diş fırçası kadar küçük bir fırça kullanarak, harcadıkları gayretlerine hayran kaldığımı ve kendilerini seyretmeye devam etmemde sakınca olup olmadığını sorarak izin istedim. Hafifçe gülümsediler, şakalaştılar ve "Memnuniyetle!" dediler.

EBEDİYETİN SIRRI "HÜVELBÂKİ" İBARESİNDE GİZLİDİR…

Romanın kahramanlarından Beton Basri’nin kadir kıymet bilir, soylu şoförü Seyfi Şehitlik Dergâhı’ndan "Beş Asrın Aşiyanesi" diye bahsediyor? Beş asrın aşiyanesini biraz açar mısınız?

Belirttiğiniz gibi, Tevfik Fikret’in Rubab-ı Şikeste başlıklı şiir kitabında yer alan "Şehidlikte" başlıklı şiirinde yazdığı "Şu sade makbere beş asrın aşiyanesidir" sözleri, aslında bugün Nafi Baba tepesi ya da Şehitlik diye anılan mekânı tarif ediyor. Tevfik Fikret yağmurlu bir günün ardından burada geçirdiği bir akşamı ve yaşadığı duygu ve düşünce yüklü anları anlatmaktadır.

Güneş battıktan ve ay seyir köşesindeki fıstık ağaçları arasından yükseldikten sonra, adeta kendinden geçer ve tarihin derinliklerine kadar uzanan ecdadımızın hayalleri kafileler halinde gözünün önünde belirir. Bu doğal ve her türlü gösterişten uzak yer, küçücük bir kuş yuvası gibi, Fatih Sultan Mehmet’e kadar uzanan beş asırlık Osmanlı-Türk tarihinin tümünü içinde barındırmaktadır sanki. Şiirin tümünde Osmanlı kültürüne de damgasını vurmuş olan vakar, rahmet, şefkat ve güzellik arayışı temaları işlenir.

Yaşamın ve ölümün olduğu kadar, "hüvelbaki" sözünde yankılanan, ebediyetin de sırrı burada gizlidir. İlginçtir ki bu mısralarda ifade edilen duyguların benzerini seyyah Dwight’ın Şehitlik mekânı ile ilgili satırlarında da görürüz.

Gezgin dervişler İstanbul’da ne arıyor? İstanbul onlara ne vaat ediyor? Bu cümleden olarak Dwight ve eserinden kitapta çokça bahsedilmiş. Kendisi hakkında bilgi edinebilir miyiz?

İnsanlar her zaman çeşitli nedenlerle seyahat etmişlerdir. Bu bir iş ve kazanç uğruna olduğu kadar dünyayı ve insanları tanımak için de olmuştur. Ancak ‘gezgin derviş’ olarak tanımlayacağımız kişiler, bunlardan farklı olarak başka mekânlarda da olsa, gerçeği, hayatın anlamını ve hatta kendi benliklerini de keşfetmek için yola koyulurlar diye düşünüyorum.

Harrison Grimswold Dwight, babasının görevli olarak bulunduğu İstanbul’da doğmuş ve Rumelihisarı’nda büyümüş. Robert College’deki eğitiminden sonra Amerika’da Amherst College’ini tamamladıktan sonra, hariciyeye intisab etmiş. Birinci Dünya savaşı sonrasındaki barış konferanslarına tercüman olarak katılmış. 1935 ile 1947 tarihleri arasında New York’ta ünlü ‘Frick’ Müzesinde yardımcı müdür olarak çalışmış, 1959 yılında vefat etmiştir.

İlk olarak 1915 yılında Constantinople, Old and New başlığıyla (ikinci baskı: Constantinople, Settings and Traits, 1926) basılan eserinin dışında 3 kitabı, kısa hikâyeleri, çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanmış makaleleri de vardır. Gerek Amerika’nın tanınmış kişileri ve yazarları, gerekse İstanbul’daki dostları ve arkadaşlarıyla olan yazışmaları Amherst College’i kütüphanesinde muhafaza edilmektedir.

Romanda alıntılarda bulunduğum kitabında, özellikle İmparatorluğun son yıllarının İstanbul’unu yalnız yapılarıyla değil, içinde yaşayan çeşitli halkları, onların adetleri, giyimleri ve davranışlarını hassas ve sevecen bir gözle izler ve anlatır.

Dwight, doğup büyüdüğü Rumelihisarı’ndan kendi köyüm diye bahseder. Buradaki yaşamı, insanların birbirleriyle olan ilişkilerini öven pasajlar arasında Şehitlik tepesinin özel bir yeri vardır. O da tıpkı Tevfik Fikret gibi manzaraya karşı, bu mekânın etrafa yaydığı ulvi havayı soluyarak içinde huzuru ve yaşamın anlamını keşfeder. ‘Doğu’ kültürünün özünü iliklerinde hisseder. Zamanın göreceliğini, yaşam ve ölümün ne derece birbirinden ayrılmaz olduğunu, ebedi ve ezeli olan varlığı sezer. Bu farkındalığın ‘Doğu’nun insanlarına has bir özellik olduğunu ‘Batı’da yaşayanların bundan yoksun olduğunu söyleyerek hayıflanır.

MİMARİDE ÖZEN KAYBOLMUŞTUR

Kitabınızda yabancı kelimelerin kullanımının yaygınlaştığından bahsetmişsiniz. Bu durumu, mimarideki gibi dilde de bir çarpıklaşmanın sonucu diyebilir miyiz?

Bir bakıma doğru. Dili bir ara, öz Türkçeleştireceğiz derken fakirleşmesine neden olduğumuz inkâr edilemez. İyi ki şimdi bu görüş değişti. Eski ve yeni kelimeler birlikte kullanılıyor. Örneğin hukuk kitaplarında terimlerin karşılığını başka türlü bulmaya imkân yok. Üstelik halkın dilinde yeni oluşturulmuş kelimeler kabul görmüşlerse başka anlam ve çağrışımlar kazanıyorlar. Mimarideki çarpıklaşma aynı sayılamaz. Nedenleri başka; mimaride özen ve zanaatın kaybolduğunu görüyoruz.

Ancak, dilin doğal koşullarda sabit kalması mümkün değil. Dil, dinamik bir iletişim aracı. Zaman içinde organik bir biçimde evrilmesi, değişime uğraması doğal. Diğer taraftan, bazen moda olarak bazı kelimeler veya belirli dönemlerde etkileri hissedilen, belki hayranlık duyulan ülkelerin dillerinden ödünç alınan kelimelerin kullanıldığı görülüyor. Örneğin bir zamanlar Türkiye’de gerek idari gerek kültürel yapı üzerinde etkisini hissettiren Fransızcanın moda olduğu zamanlarda okumuş sınıflara mensup kişilerin sohbetlerine Fransızca kelimeler kattıkları görülmüştür. Bugün ise gerek uluslararası ticari hayatta, gerek siyasi arenada etkisini hissettiren İngilizce kullanımının yaygınlaştığını görüyoruz. Benim burada daha çok tenkit ettiğim ve belki de sadece kişisel olarak beni rahatsız eden husus, İngilizcede kullanılan kelimelerin bazen anlamlarını dahi bilmeden sadece İngilizce diye kullanılıyor olması. Örneğin, romanda değindiğim "baby on board" ibaresi.

Tabii bu örneklere, satışı arttırmak için sıkça kullanılan ve çoğu defa halkın da anlayamadığı ya da telaffuz bile edemediği marka veya lüks kafe, otel ve rezidans adlarını eklemek gerekebilir. Üstelik politik gerekçelerle bazı harflerin kullanılması hoş görülmezken bunların AVM veya benzeri lüks yerlerde kullanılmasının şayan-ı kabul olması şaşırtıcıdır.

William’ın mahpus damına atılması hususunda yoğun bürokratik sürece bir gönderme var. Böyle karmaşık süreçler gerçek hayatta da Türkiye ve başka ülkelerde var mı?

Tabii ki her ülkede benzeri bürokratik süreçler söz konusu. Belki bazı konularda bizde biraz daha fazla olabilir. Bunun kısmen belki devlet ile vatandaşlar arasındaki güvensizlikten kaynaklanabileceğini düşünüyorum. Devlet kurumları, resmi merciiler vatandaşların doğru beyanda bulunmayabilecekleri ihtimaline karşı, tedbir olarak kendilerini ve muhataplarını gereksiz evrak ve bürokrasiye boğuyorlar.

Gerçek hayatta bunun bir ilginç örneğini Robert College ve Boğaziçi Üniversitesi’nde uzman olarak çalışmış olan Rus kökenli, Türk uyruklu ve tamamen Türkleşmiş olup kendisine Rumelihisarı mahallesinde "Şule" olarak hitap edilen Alexandra Çeprakof’un inanılmaz hikâyesinde müşahede ettik. Türk nüfus kâğıdı, pasaportu ve SSK’dan emekli olan Alexandra Hanım, evlilik arifesinde Sarıyer Nüfus Sicilinde onun kaydı olan sayfanın kopmuş olduğu görüldü. Bu nedenle yeniden Türk vatandaşlığı edinmek için gereken uzun süreç başladı. Bu arada, nişanlısı vefat etti. Alexandra, en sonunda o dönemin kadirşinas valisi tarafından verilen hızlandırma talimatıyla yeniden Türk vatandaşlığını kazanabildi.

Kaldırım taşları yerlerinden kolayca sökülüp ihtiyaç halinde muhatabın yahut kamu güvenlik görevlilerinin üzerine atılıyor. Özellikle son günlerdeki olaylarla beraber Kaldırım taşlarının farklı işlevler üstlenmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kaldırım taşları da, tabii ki birçok başka nesne gibi, farklı amaçlar doğrultusunda kullanılabilir. Son cereyan eden olaylarda, Kaldırım taşlarının kolayca yerlerinde sökülebilmeleri taşların dayanıklı ve sağlam yerleştirilmediklerini kanıtlar nitelikte. Bu tür küçük tuğlamsı, ya da kilit taşlarının sadece Kaldırımlara değil, bazı ara yollara da döşendiğini görüyoruz. Fark etmiş olabileceğiniz gibi oldukça kısa bir süre içinde gerek sokaklara döşenenler gerekse Kaldırımlarda kullanılan bu taşların çöktüğünü görebiliyoruz. Yine bunun başlıca nedeni kanaatimce kalitesiz malzeme ve özensiz isçilik. Buna karşın, eskiden iri granit parke taşlarıyla döşenmiş olan sokakların ya da Arnavut Kaldırımlarının ne kadar sağlam, güzel ve nizami döşendiklerini görüyoruz.

Gezi Parkı olaylarında Kaldırım taşı atmayan, atanı durdurmaya çalışanlar olduğu gibi, içgüdüsel bir davranışla her canlı gibi kendini kurtarmak, ya da bunun aksine, bir ideal uğruna yapılan protestoyu bulandırmak için kasıtlı olarak atmış olanlar da olabilir ama kimlerin hangi saikle hareket ettiğini belirlemek bence bu aşamada biraz zor. Ama şu kadarını söyleyebilirim ki, Gezi Parkı’nı ziyaret ettiğim gün, Kaldırım taşları kullanılmak suretiyle modern bir sanat eseri gibi, estetik ve güzel bir kütüphane inşa edilmiş olduğunu gördüm.

HEMEN HER SEÇİM ÖNCESİNDE KALDIRIM TAŞLALARININ YENİLENMESİ, BOYANMASI USULDENDİR

İstanbul’daki, bir adım öte tüm vatan sathındaki Kaldırım işleri sizce niye bitmiyor? Üç-beş yılda bir Kaldırımlar niye yenileniyor?

Ülkemiz büyük ama bir o kadar da Kaldırım taşı üreticisi, Kaldırım yapım işlerini üstlenecek inşaat şirketleri, taşeron firmalar var ve bunların satılması gerek. Bu benim aklıma gelen nedenlerden birisi. Diğeri ise oy kazanmak için kamu hizmetlerinde gözle görünen ve hızlı sonuç verecek hizmetler ön plana çıkıyor. Dolayısıyla, kısa bir süre içinde, özellikle seçim arifelerinde başlanıp bitirilmesi önemli oluyor. Seçimlere yakın Kaldırımlar değiştiriliyor, bordür taşları boyanıyor. Hızlı ve görünür olmaları açısından bunlar ön plana geçiyor. Tabii, bu arada kalite ve estetik önemsenmiyor.

İnsan hayatını Kaldırımlar arasından süzülüp giden yollara benzetmişsiniz. Bu bağlamda Kaldırımların sizin hayatınızda ayrı bir yeri var mı?

Bunu yazarken, bildiğimiz ya da bilmediğimiz bir istikamette giderken, sapabileceğimiz sokakların – ki bunları da Kaldırımlarda yürüyerek kat ettiğimizi düşündüm – bizi nihai hedefimizden bambaşka yollara, sokaklara, yerlere götürebileceğini kastettim. Hayat da kısmen öyle, somut planlarla yola çıksanız bile, nereye nasıl varacağını insan her zaman kendi iradesiyle tayin edemiyor. Belki turist olarak bir şehri böyle keşfetmek keyifli olabilir. Sürprizler sizi karşılıyor. Tabii bunlar hoş sürprizler de olabilir, tatsız da; Ama bu da yaşamın ta kendisi.

Bu satırları romanı yazarken ya da yazdıktan sonra, tam hatırlayamıyorum, hep George Michael’ın "A Different Corner" adlı şarkısındaki bir dize kulaklarımda çınlıyordu: "Turn a different corner and we never would have met". Konuşma diline has bir tarzda ifade edilmiş bu dizeyi şu şekilde Türkçeye çevirebiliriz: "Farklı bir köşeden dönseydin, hiçbir zaman karşılaşamazdık". Bu çerçevede Kaldırım ve kader ilişkisi açısından bakarsak, ümit ediyorum sorunuzu kısmen de olsa cevaplamış olabilmişimdir.

KALDIRIMLAR KAMUSAL ALANLARDIR

Kitabınızda Üstad Necip Fazıl’ın Kaldırımlar başlıklı şirine atıfta bulunmuşsunuz. "Kaldırımlar topukların çıkardıkları seslerle var olduklarını hatırlatır" diyorsunuz. Kaldırımlar size ne anlatıyor? Mücerret manada Kaldırım deyince ne anlıyorsunuz?

Kaldırım her yerde olmak zorunda da değil esasen. Örneğin, bazı doğal ortamlarda ya da eski dar sokaklarda, karşılıklı evlerin yer aldığı ve ortasından belki de bir Arnavut Kaldırımı gecen bir güzergâhta sonradan Kaldırım yapılmasını da uygun ya da estetik bulmuyorum.

Kaldırım, romanda anlattığım benzeri çağrışımları yaratıyor bende. Aynı zamanda, Kaldırım bir başka anlamda insanlara, halka, bireylere verilen önemi, özgürce, rahatça yürüyebilecekleri kamusal mekânları çağrıştırıyor. Yine aynı şekilde, bir ülkenin medeniyet seviyesinin, estetik anlayışının da göstergesi.

Dünyadaki gelişmelere paralel olarak yenilikler hayatımızda yerini alırken ve yeni büyük binalar inşa edilirken, eskiyi koruma adına ne yapılabilir? William olsa ne yapardı, Mehmet Nafi Artemel ne düşünür?

William, zannediyorum, karınca kararınca eskiyi korumak, yaşatmak, onarmak amacıyla Türkiye’de kalmaya ve elinden geleni yapmaya karar veriyor. İlkelerinden, görev aşkından, zanaatından, titizliğinden ödün vermeden kalanı kurtarmaya, en azından zanaatını yaşatmaya kararlı. Ben de bu konuda William’dan çok farklı düşünmüyorum. Bu bir tür bayrak yarışı gibi, elinizden geldiğince tek başınıza ya da bu yola gönül koymuş fedakâr insanlarla birlikte mücadele ediyorsunuz. Bir yerlerden, bir süre sonra, tekrar aynı kararlılıkta, kendini adayan insanlar ortaya çıkıyor ve bayrağı devralıyor.

ŞEHİTLİK DERGAHI’NIN DİĞER BİR İSMİ DE EVLİYALAR TEPESİ’DİR

Kitabınızda Şehitlik Dergâhı’ndan ve bu dergâhın son postnişini beyaz eşekli bilge adamdan bahsediyorsunuz. Mezkûr bilge adam Rumelihisarı için, İstanbul için ne ifade ediyor?

Şehitlik Dergâhının bulunduğu tepe aynı zamanda Evliyalar Tepesi olarak da anılır. Nafi Baba aslında Dergâhın son postnişini olmadığı gibi ilki de değil ancak fıkıh hocalığı da yapmış olan bu hikmet sahibi kişi nüktedanlığı, bilgeliği ile ün salmış ve bundan ötürü de Şehitlik Dergâhı ve bulunduğu alan Nafi Baba Tekkesi ve tepesi olarak anılmaya başlanmıştır.

"’ARABAM KALE’MDİR!"

Beton Basri’den korktum doğrusu! Sizce Beton Basri ve ekibi Rumelhisarı’nı Hissa Vista’ya dönüştürdükten, manzarayı kapattıktan, Ahmet Ağa, Hisar’ın burçlarının önünü kapattıktan sonra sıra boğaza otoban yapmaya kadar gidebilir mi? Yine bu soruyla ilintili olarak Kutsal Binek sahiplerinin manzara sevdası nereden ileri eliyor?

Konuya bu gözle bakılınca betonlaşma hevesi Boğaz’a bir otoban yapılmasına kadar da pekâlâ gidilebilir. Fantastik bir faraziye gibi görünse de insanların heveslerinde sınır yok. İnsanoğlu günümüzde teknoloji sayesinde her şeyi kontrol edebileceğine, doğaya hükmedebileceğine inanıyor. Aynı şekilde Şehitlik mesire yerine, türbe de romanda da yazdığım gibi bir "Waffle Bar" a dönüşebilir.

Kutsal Binek sahiplerinin manzara sevdası derken herhalde kutsal binekleri içinde manzarayı seyredenleri kast ettiğinizi düşünüyorum. İngilizcede bir deyiş var: "My home is my castle". "Evim kalemdir" mealinde tercüme edebileceğimiz bu deyişi bizde "Arabam kalemdir" şeklinde kabul etmek gerektiği kanaatindeyim. İnsanlar arabaları içinde hem ayrıcalıklı olduklarını, hem de evlerinin içindeki kadar konforlu olduklarını düşünüyorlar zannedersem. Dolayısıyla, manzaraya nazır park edip, "kale"lerinden dışarıyı gözlemlemek insanları tatmin ediyor olsa gerek.

Kitabınızda birçok romandan farklı olarak kaynakça benzeri bir bölüm mevcut. Bunu koymadaki amaç nedir?

Belki akademisyen yönümden de kaynaklanıyor olabilir bu. Dayandığım, başvurduğum kaynakları, köşe yazılarını gereğinde tezimi desteklemek için, belki kendim gibi düşünen diğer insanların, yazarların gözlemelerinin benimkilerle örtüştüğünü göstermek amacıyla kullanmış olabilirim. Diğer taraftan, bir fikri mülkiyet hukukçusu olarak, nakletmiş bulunduğum metinlerin, sözlerin kaynağını belirtmemin yasal bir gereklilik olduğunu düşünüyorum. Yine aynı şekilde, eğer okurların ilgisini çektiği takdirde tüm kaynak metinlere ulaşabilmelerini ve alıntılar yaptığım köşe yazarlarının başka görüşleri ya da yorumlarını okuyabilmelerine olanak sağlamak istedim.

SIRADA, PORTOBELLO TÜRKLERİ VE FUTPOLİTİKA ROMANLARI VAR

Yeni kitap projeleriniz olacak mı?

Şu an öncelikli hedefim doçentliğe başvurabilmek için üzerinde çalıştığım "Biyogüvenlik Hukuku ve GDO Mevzuatı" başlıklı kitabımı bitirmek. Ardından da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğretim üyesi olan Profesör Arslan Kaya ile birlikte yazmakta olduğumuz diğer bir hukuk kitabını tamamlamak.

Roman olarak ise, "Kaldırım Mühendisi"nden önce başlamış olduğum "Portobello Türkleri" ile "Futpolitika" başlıklı kitaplarımı yazmak bulunuyor. Ancak, okurların yorumlarından da görebildiğim kadarıyla William karakteri ilgi çekmiş gibi görünüyor. Bu meyanda Timaş yayınevi de yine William’ın maceralarını içeren bir roman ilginç olabilir diye düşünüyor.

Okuyucularınız, önümüzdeki yıllarda yayınlayacağınız kitaplarda William Jason Goodberry’nin Marketçi Yaşal’ın kızı, güzel gözlü, derin bakışlı Pakize Hanımefendi ile izdivacını okuyabilir mi?

Evet, sanki William ile Pakize Hanim arasında bir elektrik var gibi değil mi? Hiç belli olmaz, hayat bu! Beton Basri olsa herhalde "Bunlar ince işler, öyle hesaba kitaba gelmez" derdi diye düşünüyorum.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER
Mersin EscortAdana EscortEskişehir EscortEscort MersinEskişehir Escort BayanEscort Adana
Maltepe Escortpendik escortalanya escortbayan escort bursa-escort beylikdüzü bayan-bayan escort bursa-escort istanbul bayan-escort istanbul bayan-bodrum escort-gaziantep escort-marmaris escort bayan-kayseri escort-sakarya escort-samsun escort-mersin escort bayan-bayan escort bursa-kocaeli escort-ataşehir escort-istanbul escort bayan-bursa escort-bursa escort-istanbul escort-tuzla escort bayan-porno